Sadabat Paktı Neden Kuruldu?
Sadabat Paktı, tarihsel olarak Orta Doğu’nun karmaşık diplomasi sahnesinde atılmış önemli bir adımdır, ancak bu adımın ne kadar yerinde olduğu hala tartışma konusu. 1937’de Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Mısır arasında imzalanan bu pakt, bölgedeki siyasi güç dengelerini etkilemeyi amaçlayan bir girişimdi. Bir bakıma, “Yaralı bir dünya düzeninde bir nebze denge kurmaya çalışma çabası” diyebiliriz. Ama ne kadar başarılı oldu? Aslında bu, bana göre pek de o kadar net değil. Hadi, Sadabat Paktı’nın kurulum nedenlerine ve arkasındaki motivasyonlara biraz daha derinlemesine bakalım.
Sadabat Paktı: Yükselen Bir Güç Mü, Siyasi Bir Manivela Mı?
Sadabat Paktı’nın temel amacı, bölgesel işbirliğini güçlendirmekti. O dönemde 20. yüzyılın ortalarına yaklaşırken, dünya savaşlarının yarattığı kaos ve belirsizlik, Orta Doğu ülkelerinin siyasi ve ekonomik istikrarı sağlama çabalarını hızlandırdı. Pakt, temelde Türkiye ve diğer Orta Doğu ülkelerinin Sovyet Rusya’nın etkisini sınırlamak amacıyla bir araya gelmesi olarak okunabilir. Bunu anlamak için, dönemin küresel siyaseti üzerinde kısa bir tur atmamız yeterli.
O dönem, Sovyetler Birliği’nin küresel yayılmacılığı ve Almanya’nın Nazi ideolojisinin yükseldiği bir ortamda, Orta Doğu’nun büyük güçler tarafından kontrol edilme riski vardı. Sadabat Paktı, bu büyük oyunculara karşı bir nevi tampon bölge yaratma çabasıydı. Kısacası, Orta Doğu ülkeleri “biz de varız” demek istediler. Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bu işbirliği gerçekten bölgenin kalkınmasına mı hizmet etti, yoksa o dönemin siyasi atmosferinde sadece hayatta kalmaya yönelik bir adım mıydı?
Güçlü Yönleri: Birlikten Kuvvet Doğar Mı?
Sadabat Paktı’nın kurulumunun en güçlü yönü, bölgesel işbirliğini teşvik etmesi ve Orta Doğu’nun bağımsızlık kazanma yolunda attığı adımların bir araya gelmesiydi. O dönemde bölge ülkeleri, Avrupa’dan bağımsız hareket etmeye çalışıyorlardı ve bu pakt, onlar için bir arada durmanın, birbirlerine destek olmanın bir yolu oldu.
Özellikle Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile olan sınırını güvende tutma çabası, paktın temel motivasyonlarından biriydi. İran, Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelerle yapılan bu anlaşma, bölgedeki ortak tehditlere karşı daha güçlü bir duruş sergilenmesine olanak sağladı. Pakt, o dönemde Orta Doğu’nun dışa karşı birleşmiş bir cephe oluşturmasına yardımcı oldu.
Ama burada bir sorun var. Bu birlik, dış tehditlere karşı sağlansa da içerdeki sorunları çözüme kavuşturamadı. Örneğin, bu ülkelerin içerideki etnik ve mezhebi gerilimlerini ya da ekonomik sorunlarını dikkate alacak bir yapıya sahip değildi. Birlikten kuvvet doğar, diyorduk; fakat bu, her zaman geçerli bir kural değildi. Bu pakt, sadece dış tehditlere karşı bir geçici güvenlik şemsiyesi olabilir, ama bölgesel dayanışmayı pekiştirmediği gibi, uzun vadeli bir istikrar sağlamada da pek başarılı olmadı.
Zayıf Yönleri: Birleşmek Her Zaman Çözüm Mü?
Sadabat Paktı’nın zayıf yönlerine gelirsek, burada biraz daha eleştirel olmak gerek. Bir kere, bu paktın amacı ve kapsamı oldukça dar tutulmuştu. Bölgede sadece güvenlik odaklı bir işbirliği kuruldu, ancak ekonomik ve kültürel anlamda bir bütünleşme sağlanamadı. Bugün, aynı ülkeler hala birbirlerinden farklı siyasi ve ekonomik düzeylerde yer alıyor. Aralarındaki sınırlar, sadece fiziksel olarak değil, sosyo-politik düzeyde de devam ediyor. Pakt, tek bir hedefe odaklanarak, uzun vadede tüm bölgesel sorunları çözmek için yeterli bir zemin yaratmadı.
Ayrıca, bu ülkelerin kendi çıkarlarını ön planda tutmaları da bu birliğin zayıf yönlerinden birini oluşturuyor. Türkiye, İran ve Irak’ın çıkarları, örneğin, her zaman paralel gitmedi. Hangi ülkenin hangi tehdidi daha fazla önemsediği, paktın içindeki dengeyi sürekli olarak sarsıyordu. Mısır, her ne kadar Sadabat Paktı’na dahil olsa da, özellikle 1950’lerin sonlarına doğru, kendi bölgesel gücünü ön planda tutarak, bu işbirliğinden uzaklaştı.
Pakt Gerçekten Kendi Amacına Ulaştı Mı?
Sadabat Paktı’nın nihai başarısına dair bir değerlendirme yapmak gerekirse, “başarı” kelimesi kesinlikle tartışmaya açık. Pakt, belli bir dönemde Sovyet tehdidi karşısında bölgesel işbirliği için önemli bir adım oldu, ama uzun vadede çok derinlemesine bir etki yaratmadı. Pakt, birkaç yıl sonra çözüldü ve arkasında sadece kısa vadeli bir güvenlik anlayışı bıraktı.
Burada şu soruyu sormak önemli: Bu kadar kısa vadeli bir hedefle kurulan bir işbirliği, gerçekten bölgenin sorunlarını çözebilecek mi? Aslında bu, pek de mümkün görünmüyor. Birliği sağlamanın ve güç birliği yapmanın farklı yolları varken, sadece dış tehditlere karşı bir “şemsiye” yaratmanın ne kadar sürdürülebilir olduğunu sorgulamak gerekiyor.
Sonuç: Sadabat Paktı’ndan Ne Öğrendik?
Sadabat Paktı’nın kurulma amacının ne kadar yerinde olduğu ya da ne kadar başarılı olduğu hala tartışılabilir. Fakat bir şey kesin: Bu tür diplomatik girişimler, bölgenin güçlü ve zayıf yönlerini gözler önüne serdi. Bizi düşündüren asıl soru şu: “Orta Doğu, dış müdahalelere karşı birleşebilecek mi, yoksa kendi içindeki çatlaklar, bu tür bir birlikteliğin önünü mü kesecek?”
Sadabat Paktı belki de bu sorunun cevabını arayan bir denemeydi. Bugün gelinen noktada, belki de cevabı bulmaya en yakın olduğumuz şey, bölgesel işbirliğinin sadece dış tehditlere karşı değil, aynı zamanda iç sorunlara da odaklanması gerektiğidir.